Astrolojinin temel dayanağı, “Yukarısı nasılsa, aşağısı da öyledir” (“Quod est inferius, estsicut quod est superius”) sözüdür. Yâni tanrıların yaptığı işler ya da gezegenlerin hareketleri gibi evrenin yukarı âleminde (makrokozmosta) olan biten her şey, aşağıdaki yeryüzüne (mikrokozmosa) doğrudan yansır ve yeryüzünü etkiler.
Bu düşüncenin bir sonucu olarak da “Sağlıklı” Jüpiter gezegeninin 1345 yılında “zarar verici ve ölümcül”Mars ve Satürn gezegenleriyle birleşmesinin, Avrupa’da 1348’de başlayan korkunç veba salgınına yol açtığına inanılmıştır.
“Göksel etki kuvveti”, 13. yüzyılın hemen hemen tüm Latin yazarlar tarafından tanınmıştı. Eskiden cin-şeytan işi olarak görülen bazı mucizevi olaylar, karanlık (gizli) doğal kuvvetlerin eylemi, “doğal büyünün” etkileri olarak görülmeye başlanmıştı. Sürtülmüş kehribarın küçük tüyleri çekmesi ve mıknatıs taşına ilişkin manyetik görüngüler gibi gizli kuvvetlerin keşfiyle, simyacılar metalleri birbirine dönüştürmeyi, insan ömrünü uzatmayı, doğa karşısında güçlülük kazanmayı ummuşlardı.
Hermetik geleneğin büyüsel-astrolojik kozmos görüşüne göre “gök cisimleri, yeryüzündeki varlıklar üzerinde güç alanları ve etkiler oluştururlar; gezegenlerle ilgili yasaları bilirsek, bu etkileri yalnızca önceden kestirmekle kalmaz, aynı zamanda onları yönlendirebiliriz. Evren (“makrokozmos”) ile insan (“mikrokozmos”) arasında bir sempati ilişkisi vardır.”
