Türkler eskiden siyah, beyaz, kızıl, yeşil ve sarıyı beş ana renk olarak kabul ediyorlardı. Bu renkler dört yönü ve dünyanın merkezini göstermek için de kullanılıyordu: merkez=sarı, doğu=yeşil; batı=ak, güney=kızıl (kırmızı, al) ve kuzey=kara. Bu renkler ayrıca bazı manevî ve millî anlamlara da sahipti.
Beyaz, ululuk, adalet ve güçlülük anlamlarına sahipti. Bunun kaynağı Şamanist döneme ait bazı inançlardı. Türk Şamanizminde Ülgen, iyilik tanrısıdır. Şaman dualarında ona Beyaz Parlak (Ak Ayaş) diye hitap edilir. Gök Kuşağını onun yarattığına inanılır. Aynı inanca göre Tufan’dan sonra Ülgen, insan yaratmaya girişir. Ülgen insanları bir çiçekten yapmaktadır. Kardeşi Erlik de çiçeğin bir parçasını alır ve o da bir insan yaratır. Ülgen, kardeşine çok kızar ve onu lânetleyerek “senin yarattığın kavim Kara Kavim, benim yarattığım da Ak Kavim olsun. Biri doğuya, biri de batıya gitsin” der.
Bu inancın bir sonucu olarak da beyaz, cenneti temsil eden bir renk hâline gelmiştir. Bundan dolayı Şamanlar külâhlarını bilhassa beyaz kuzu derisinden yaptırırlardı. Çünkü itikadlarına göre beyaz renk temiz ruhların hoşuna giderdi. Böylece beyaz renk şamanî Türk inançlarında saflığın ve yüceliğin bir sembolü hâline geldi.
Bu inanç nedeniyle Türklerde “aklık” temizliktir, arılıktır, yüceliktir, ululuktur. Devletin ululuk, adalet ve güçlülüğünün bir sembolüdür. Beyaz ayrıca devlet büyüklerinin, özellikle savaşlarda giydikleri giysinin de rengidir. Askerî birliklerin içinde üst subay veya komutanlar, kendilerini askerlerden ayırabilmek için beyaz giyerlerdi. Beyaz renk özellikle Hun büyüklerinin ve subaylarının bir üniforması gibiydi. Beyaz at da ordu içindeki büyük rütbelileri, askerlerden ayıran bir işaretti. Anadolu’da beyaz at geleneği Alp Arslan’dan başlayarak devam etmiştir. Bunun örnekleri Osmanlı padişahları arasında da görülebilir. Meselâ Fatih Sultan Mehmed’in hiddetle denize sürdüğü atın rengi de beyazdı.
