Antik Mısırlıların kullandığı yazıya hiyeroglif denir. Bu yazı bazen sağdan sola bazen de soldan sağa yazılır. Hiyerogliflerin ne tarafa doğru okunması gerektiğini anlamak için, hayvan ya da insanların yüzlerinin ne tarafa dönük olduğuna bakılır. Yüzler her zaman yazının baş tarafına doğru bakar. Antik Mısırlıların bu ilginç yazı sistemi, iki asır öncesine kadar gizemi korumayı başarmıştı.
İngilizlerin Akdeniz’deki hâkimiyetinin önüne geçmek isteyen Fransızlar, 1798 yılında Mısır’ı işgal etmişlerdi. Fransızlar üç yıl kadar kaldıkları Mısır’da çeşitli arkeolojik kazılar yaptılar. Mısır’ın Reşit (Rosetta) bölgesinde yaptıkları bir kazıda ise siyah granit bir taş buldular. Rosetta Taşı adı verilen bu taşın üzerinde üç farklı dilde yazılmış bir metin vardı: En başta hiyeroglif yazısı, ortada bilinmeyen başka bir dil ve en alttaysa Antik Yunanca.
Antik Yunanca’yı hemen okumaya koyulan dilbilimcilerin heyecanı metni çözdükçe iyice arttı. Onları bu kadar heyecanlandıran şey, üç yazının da aynı şeyi anlatmasıydı. Böylece Yunanca metin çevrilince, hiyeroglifler de okunabilecekti.
1802’de Fransızlar, İngilizlere yenilince, Mısır’ı terk ettiler ve buldukları her eseri İngilizlere teslim ettiler. İngilizler, Rosetta Taşı’nı hemen İngiltere’ye yollayıp hiyeroglifleri çözmeye başladılar. Fakat işin peşini bırakmayan Fransızlar da Rosetta Taşı’nın kopyasını çıkarıp Fransa’ya yollamışlardı.
Birçok bilim insanı Rosetta taşının sırrını çözmek için yıllarca uğraştığı halde sonuç alamadı. Sonunda Fransız dilbilimci Jean-François Champollion 1822 yılında şifreyi çözmeyi başardı. Eski bir medeniyete ait bir çok gerçeğin gün yüzüne çıkması, Champollion’nun sayesinde gerçekleşmiş oldu. Böylece tüm dünya, asırlardır konuşulmasa bile yazı sayesinde bir dilin asla yok olmayacağı da anladı.
