Hârût ve Mârût farklı isimlerle İslâm’dan önceki dinlerde de görülür. Rivayetlere göre Hârût ve Mârût hadisesi genel hatlarıyla şöyledir:
İdris Peygamber zamanında melekler, insanların günahkâr hâllerine bakarak Allah’a: “Ya Rab! Meleklerine secde ettirdiğin insanoğlu günah içinde yüzüyor, buna nasıl tahammül ediyorsun?” diye sorarlar. Allah da “Eğer siz onların yerinde olsaydınız aynı şeyleri yapardınız. Onlardaki nefis ve şehvet sizde olmadığı için böyle söylüyorsunuz” diye cevap verir.
Melekler: “Haşa! Biz onlar gibi yapmazdık!” deyince Allah onlardan en güvendikleri iki meleği seçmelerini ister. Melekler Hârût ile Mârût’u seçerler. Allah da onları imtihan için Bâbil’e indirir.
Gündüzleri insanların arasında kalan Hârût ve Mârût gece olunca İsm-i Âzam duasını okuyarak göğe çıkıyorlardı. Bir gün kocasından şikâyetçi olan İranlı Zühre adlı çok güzel bir kadın onların yardımını ister. İkisi de kadına aşık olur. Kadın aşklarına karşılık vermek için üç seçenek verir: ya içki içeceklerdir, ya kocasını öldüreceklerdir ya da puta tapacaklardır.
Hârût ve Mârût bunları kabul etmez. Ertesi gün kadın yine yanlarına gider. Şartlarını tekrarlar. Melekler yine karşı çıkar. Ancak üçüncü gün bu üç şartın en hafifi olan içki içmeyi kabul ederler. Ancak bu ilk günah bir domino etkisi yaratır. Kadının diğer isteklerini de yerine getirirler: Önce kadının kocasını öldürürler ardından da puta taparlar.
Hârût ve Mârût artık günah dolu bir hayat yaşamaya başlamışlardır. Bir gün sarhoş oldukları bir sırada kadın onlardan göğe çıkma için okudukları duayı öğrenir. Bunun ardından da bu duayı okuyup semaya yükselir. Allah da onu gökyüzünde parlak bir yıldıza çevirip insanlara ibret olsun diye orada bırakır. İşte Zühre (Çoban Yıldızı, Venüs) bu kadındır.
Olaydan sonra Allah bu iki meleği cezalandırmak için dünya azabı ile ahiret azabı arasında bir seçim yapmalarını ister. Onlar da ahiretin ebedî, dünyanın fâni olduğunu düşünerek dünya azabını seçerler. Bunun üzerine bir kuyuya baş aşağıya asılırlar. Kendilerine müracaat eden kişilere büyü yapmayı öğretmeye başlarlar. Dünyada büyünün kaynağının onlar olduğu söylenir.
